1001 HADİS IŞIĞINDA – 77

“Benden size, bir hadis söylendiği vakit, kalbleriniz onunla nurlanır, tabiatınızdaki kabalık ve sertlik yumuşar ve onu kendinize yakın görürseniz, ben o hadise, sizden daha ziyade yakınım; eğer size bildirilen hadisten kalblerinizde beğenilmeyecek bir üzüntü hasıl olur, tabiatınız ondan nefret duyarsa ve onu kendinizden uzak görürseniz, ben o hadise, sizden daha uzağım.”

Hazreti Muhammed, Akl-ı Küll’dür. Ve Hazreti Ali Efendimiz olsun, Hazreti Mevlana olsun ve bütün Piran Efendilerimiz de Akl-ı Küll’dürler. Bunun manası, onların her zerresinden akıl fışkırmaktadır. Çünkü onlar akıllarını Hazreti Muhammed Efendimizin aklıyla büyütmüşlerdir ve söyledikleri her söz bu sebeple bal şerbet gibidir. Onlar her zaman topluma tebessümlü yüzleriyle ve birleyici sözleriyle çıkmışlardır. Ve insanlara bu şekilde örnek olmuşlardır ki, onların sözleriyle akıllarını büyütmüş olan, onları kendilerine ruh etmiş olan kişilerle dünya durdukça anılmaya devam etsinler. Nurlu bir insanın cemali Ay’ı andırır. Gözlerindeki ışık çoğaldığı zaman da, o insan Ay’dan Şems haline döner.
Hüdavendigar Mevlana’ya, “Mürşidini niye bu kadar büyütüyorsun, putlaştırıyorsun? Dinde insanı bu kadar putlaştırma yoktur” dediler. Mevlana, “Şükürler olsun o puta! O put olmasaydı, bu güzelliklere kavuşamazdım. Allah’ın nurunu o putta gördüm” diye cevap verdi. Çünkü Mevlana, Tanrı’yı Şems’de gördü, bir an dahi mürşidinin dışına çıkmadı. Ve bu yüzden hep korkusuz konuştu. 
Hazreti Muhammed Efendimiz, İmam Ali Efendimiz, Ehlibeyt Efendilerimiz, yüce Mevlana’mız ve Piran Efendilerimiz bizim sünnetlerimizdir, bizleri de sizlere farz kılmışlar. Onların yüzleri bizden görünür, onların dilleri bizden dile gelir; hiçbiri kabirden dile gelmez. İşte, bir Mürşid-i Kamil kainattır ve yüzyirmidört bin nebinin ve sayısız velinin varisidir. Sizler hakikate ulaştığınız zaman, kimliğinizi bildiğiniz zaman, kimliğinizle yola koyulduğunuz zaman, sizler işte o zaman zengin bir kişiliğe sahip olursunuz. Peki zenginlik nedir? Benim en büyük varlığım, Mürşidimin vasıtasıyla Pirim’dir, en büyük varlığım odur. Hazreti Muhammed de orada, İmam Ali de orada, Ehlibeyt de orada, Piran da orada; hepsi oradadırlar. Ben orayı kendime ruh ettim, orayı kendime ışık ettim. Gökyüzündeki güneşin ışığı onların ışığının yanında sönük kalır. 
Hazreti Muhammed Efendimiz, dünyada maşuk sıfatını almıştır. Maşuk sıfatı sevgili sıfatıdır. Allah, hiçbir peygamberine “Sevgilim!” diye hitap etmedi. Sevgili sıfatını bir tek Hazreti Muhammed’e verdi. Habibullah, Allah’ın sevgilisi… O Yaratıcı var ya, o Allah diyor ki: “Ya Muhammed! Senin yüzü suyun hürmetine bu alemi yarattım, sen olmasaydın, bu kainatı yaratmazdım.” Çünkü O’nun gibi Allah’ı yadeden, O’nun gibi Allah’ın emirlerine uyan, O’nun gibi sevgi sözleri söyleyen, O’nun gibi merhamet, şefkat dolu bir Peygamber ne gelmiş, ne de gelecektir. Bu aleme gelmiş geçmiş yüzyirmidörtbin peygamberde O’nun nuru vardı. İslam’ın kemalatı Hazreti Resulallah’ta tecelli etmiştir. Allah en güzel yüzünü Resulallah’tan göstermiştir. 
Mürşid-i kamiller, Hazreti Muhammed Efendimizle, Ehlibeyt Efendilerimizle, hep onların sofrası ile beslenen kişilerdir. O’dur onlar. Onun için konuşurken hem kendi duygulanır, hem karşı tarafı duygulandırır. Dünyamıza onlar kadar güzel yüzlere sahip pek insanlar gelmedi. Onlar kadar şifai konuşacak insanlar gelmedi. Onlar kadar tatlı sözler sarfeden kişiler dünyamıza gelmedi. Bu yüzden her şeyin üstünde bir güzelliğe sahiptirler. Sözleri de bütün sözlerden güzeldir.
 Denizde, damla, iz, ırmak, nehir aranır mı? Bunlar kara için geçerlidir. Denize atom atıyorlar da tesir etmiyor. Halbuki merkep izindeki suya bir taş at, hiçbir şey kalmaz içinde.

Cem TV – Muharrem Ayı Özel Yayını – 5 Ekim 2016

Evrensel Mevlana Aşıkları Vakfı Onursal Başkanı Hasan Çıkar Dede’nin Konuşması

Hasan Dede’nin manevi evladı Stefi Szeppessy’nin Habertürk röportajı

18 Temmuz 2015 Cumartesi, 10:18:25Güncelleme: 10:34:24

Sufizmi araştırmak için Budapeşte’den kalkıp yollara düşen 25 yaşındaki Macar Stefi Szepessy, sema ediyor ve oruç tutuyor. İlginç hikâyesini dinlemek için Szeppessy ile Mevlevihane’de buluştuk

Ekin Türkantos yazıları, Türkiye'ye sema etmek için gelen Stefi Szepessy
  • Ekin Türkantos / GAZETE HABERTÜRK-CUMARTESİ

Stefi Szepessy, Budapeşte’de yaşayan 25 yaşında genç bir kadın. Eötvös Lorand Üniversitesi’nde master öğrencisi. Tezini kültürel antropoloji üzerine yazıyor, ilgi alanı ise sufi kadınlar. Araştırdıkça ilgisi daha da artıyor ve sema etmeye karar varıyor. Budapeşte‘den kalkıp Türkiye’ye geliyor. İstanbul’da yaşayan arkadaşlarının yönlendirmesiyle Silivrikapı Mevlevihanesi’nde alıyor soluğu. Sessiz sedasız oturduğu ve anlamasa da sohbetlere kaldığı için kısa sürede kendini sevdiriyor ve aralarına katılıyor. Hatta oradan bir Türk ev arkadaşı ediniyor kendine ve Türkçe öğrenmeye başlıyor. İstanbul’daki günleri, Mevlevihane’de Hasan Dede’nin sohbetlerine katılarak ve şehirde yaşayan arkadaşlarıyla görüşüp Boğaz’da yürüyerek daha da anlam kazanıyor. Ülkesinde çocuk bakıcılığı yapan Szepessy ile Türkiye’de değişen hayatını, kendinde keşfettiği şeyleri, sema ederken hissettiklerini konuştuk.

Hikâyeni merak ediyorum. sufizme ilgini nasıl fark ettin?

Tez konusu olarak antropolojiyi seçmemdeki neden, farklı kültürleri tanımak istememdi. Özellikle spritüel alandaki farklılıkları tanımak istiyordum. Bu tip öğretilerde egonu arkada bırakıyorsun ve içindeki boşluğu yakalıyorsun. Sufizmle böyle bir bağlantı yakalayacağımı bilmiyordum. Ailem Hıristiyan ve ben de o kültürle büyüdüm ama hep bir arayış halindeydim.

Peki sufizmde seni en etkileyen şey ne oldu?

Sufizmi araştırınca duygusal olarak beni çekti, aşk gibi. Macaristan’da bir kızla tanıştım. O da Amerika’da sema etmeyi öğrenmiş. Bunu yapmayı çok istedim. Silivrikapı Mevlevihanesi’nde Hasan Dede’yi buldum. İstanbul’da bir grup arkadaşım yardımcı oldu. İlk kez geçen kasımda geldim.

Mevlevihane’ye gidince kendini nasıl tanıttın, ne dedin de aralarına katılabildin?

Bu toplulukta kadınlar da erkeklerle birlikte dönüyordu. Daha önce başka Mevlevihanelerde de bulundum ama aynı rahatlığı hissetmedim. Birkaç hafta orada sadece gözlem yaptım. Birkaç hafta sonra Hasan Dede’ye “Ben ne zaman size katılabilirim?” diye sordum. O da bana “Herkes katılabilir. Senin için bir ayrıcalık yapmayacağız. Sen de aramıza katılabilirsin” dedi. Bir ay sonra beraber pratik yapmaya başladık.

‘BİR AN GELDİ İÇİMDE TANRI’YI HİSSETTİM’ 

O kıyafeti üzerine ilk giydiğin an neler hissettin?

Çok heyecanlandım. Herkesin seyredeceği bir sema gösterisine katılabileceğimi hiç düşünmemiştim ama Hasan Dede “Katıl” dedi. Önce yanlış yaparım korkusu yaşadım. Bir an geldi ve dördüncü selamda müzik durdu. O sırada içimdeki bağlantıyı, Tanrı’yı hissettim. Sanki başka bir yerdeydim.

Bu deneyimden önce de inancın güçlü müydü, mesela kiliseye gittiğinde böyle hisseder miydin?

Ailem her zaman kiliseye gitmezdi. Bazen meditasyon yaparken buna yakın hissettiğim oldu ama orada yalnızdım. Ve ilk kez başka insanlar yanımdayken bu bağlantıyı hissettim. Daha sonra Budapeşte’ye döndüm ama kopamadım buradan, 3 kez gidip geldim. Ve her geldiğimde 2 ay kaldım.

Hayatında yepyeni bir deneyim yaşıyorsun yani…

Bir deneyim yaşayacağımı hissediyordum ama bu kadarını değil. Felsefesini daha iyi öğrenmek istiyorum. Neden buradayım bilmiyorum ama belki hayat bana buradan başka bir kapı açacak. Belki karşıma biri çıkacak almayı ve vermeyi daha çok öğreneceğim.

‘RAMAZAN BİR KUTLAMA GİBİ ASLINDA’

Aynı zamanda ramazanda oruç da tuttun değil mi?

Evet. “Nefse karşı bedenim nasıl hareket ediyor? Oruç tutan insanlar neyi deneyimliyor?” diye merak edip ben de tutmaya karar verdim. Buna sadece beden olarak bakmıyorum, bu dönemde inancım ne olacak diye de görmek istedim.

Peki nasıl geçti?

İlk gün panikledim, çok acıktım. Şunu fark ettim ki; biz her zaman “Onu yemeliyim”, “Bunu içmeliyim” diye düşünüyoruz. Ev arkadaşım Sevtap’la iftarda salata, hurma, zeytin yedik. Çok yiyemedim zaten. İkinci gün “Aslında galiba canım o kadar da yemek istemiyor” diye düşündüm. Ve artık şunu biliyorum ki, kaynakları sadece yemekten değil, başka şeylerden de alabiliriz. Ramazan bir kutlama gibi aslında, öyle hissettim.

‘BUNDAN SONRA DÜNYAYA FARKLI BAKACAĞIM’ 

Annen ve baban ne iş yapıyor?

Babam psikolog, 80 yaşında. Bir erkek kardeşim var, 32 yaşında. Sirklerde jonglörlük yapıyor. Annem de öğretmen.

Sen Türkiye’ye gelmek istediğini söylediğinde onların tepkisi ne oldu?

Annem merak etti, babamın hoşuna gitti.

Sufizm sayesinde hayata bakışında neler değişti?

Hayatımda küçük küçük çok fazla değişiklik oldu. Dergâh’ta diğer insanlarla bir arada olmak, sohbetlerini dinlemek ve sema gösterisine katılmak benim için çok yeni deneyimler. Müzik bile ilham veriyor. Her şey duygulara hitap ediyor. Kendimi çok iyi hissediyorum. Uzun yıllar meditasyon yaptım ama hiç bu kadar aşkla, sevgiyle dolduğumu hatırlamıyorum. Benim için büyük eksiklikmiş. Bu kadar derin bir deneyimi daha önce yaşamadım. Bir kere bundan sonra dünyaya farklı bakacağım, en önemlisi bu. Eminim ilişkilerimi de etkileyecek. Eğer sevgiyi içinde hissedersen, bir erkeği de bir çiçeği de aynı şekilde sevebilirsin. Bu sevgiyi hissedince de “O benim”, “Bu benim” diyemezsin. Nefs terbiyesi çok önemli.

‘ERKEK ARKADAŞIM BENİM KADAR SPRİTÜEL DEĞİL’ 

Erkek arkadaşın var mı?

Var, Macaristan’da. Beni anladığını düşünüyorum. Benim kadar spritüel biri değil ama bu deneyimi yaşadığım için beni destekliyor. n Günümüzde senin yaşıtların ister istemez hızlı tüketimin bir parçası oluyor. Sense ülkeni bırakıp bambaşka bir kültürde yeni deneyimler yaşıyorsun… İnsanlar hayatlarında bir şey eksik olduğu için alışveriş yapıyor. Ben de yapıyordum. Büyük boşluğu doldurmak için yemek yiyordum mesela. Ama artık çözümün o olmadığını biliyorum. Yaşamın bir anlamı olmalı, bunu hissetmek istiyorum.

Yeniden ülkene dönüyorsun tekrar gelecek misin?

Tezimi kasımda bitireceğim o yüzden ekimde yeniden geleceğim. Burada, bu hislerimle çok rahat yaşıyorum. Ama oraya gidince yine iş ve okul olacak ve eski tempoma geri döneceğim. Deneyimlerimi yanımda götürüyorum ve hayatımı değiştirmeyi umuyorum. Daha önce bir amacım yoktu, şimdi bir amacım var. n

İstanbul’da neler yapıyorsun?

Sahilde yürümeye bayılıyorum. Moda’da çok arkadaşım var. Fatih Pazarı’nı çok seviyorum. Komşularım çok iyi, beni hep iftara çağırdılar. Ben de onlara Macar yemekleri, kirazlı kek yapıp götürdüm. Menemen, kumpir, mercimek çorbası en sevdiğim yemekler.

1001 HADİS IŞIĞINDA – 75

“Kim başkası hakkında kötü bir zanda bulunursa, aslında o zan kendisine aittir.”

Bir insan putlarını kırmadıktan sonra hakiki kimliğine ulaşamaz.

İnsanı bütün güzelliklerden uzak eden küçük aklıdır. Böyle bir kişi kendi aklını beğenir ve başkalarını hor görür. İnsan olabilmek için de bir İnsan-ı Kamil’i kendine ayna etmek gerektir, ayna ile yola çıkan kişi güzel konuşur.

Eskiler güzel konuşan bir insan gördüklerinde, “Maşallah, ne güzel konuşuyor, aynaya yüz tutmuş” derlerdi. Bu ne demektir? Güzel konuşuyor, çünkü bir mürşidi var. Mürşidini ayna etmiş kendine, ondan yansıyan güzelliklerle konuşuyor, etrafına güzellik sunuyor. Bazı kişileri de duyarsınız devamlı küfürlü konuşur, onun için de derler, “Aynasız!” Yani, bir aynaya yüz tutmamış, mürşidi yok, kendi aklıyla yola çıkıyor, kendini beğeniyor, kötü konuşuyor, işte o kişiden her şey beklenir. Böyle bir kişi için hidayet dilemek gerekir ki, bir mürşide ulaşsın da, insanlığa kavuşsun.

Adem sıfatında hem Hazreti Muhammed, hem Ebu Cehil var. Nasıl belli olacak? Biri benlikte, küfürde; öbürü hep tevazuda, lütufda, oradan anlarsın. Allah erleri daima tevazudadır, yokluktadır. Onların her sözü bilinçlidir, irşattır. Tanrı’yı insanın dışında tutmaz, daima Tanrı’yla insanı birleştirir.
Allah hep rahmettir. O’nun rahmeti Hazreti Muhammed’de tecelli etmiştir. Siz düşünün, eğer kötü huylarınız varsa, onları yavaşa yavaş Hakk’ın bir dostuyla, onun güzel huylarıyla güzelleştirin.

Zamanın birinde adamın çok asi bir oğlu varmış. Adam oğluna, “Sen adam olamazsın” dermiş. Çocuk tahsilini tamamlamış, gün gelmiş şehrin valisi olmuş. Babasını yanına çağırtıp, “Bak baba, bana adam olamazsın, derdin hep. Bak işte ben vali oldum” demiş. Babası oğluna şöyle bir bakmış ve, “Evet” demiş, “Vali olmuşsun ama malesef adam olamamışsın.”
Bütün dava, biraz edebiyete yönelmek, insanlık terbiyesi alarak, insan gibi yaşamak, insan gibi konuşmak, insan gibi bu alemden göç ettikten sonra, rahmetle anılır olmaktır.

1001 HADİS IŞIĞINDA – 74

“Güzel hallerden memnun ve mutlu, insana mahsus hata ve kötülüklerden korkan ve sakınan olursan müminsin. Bil ki, bu hal imanın alametlerindendir.”

İman, herşeyin üstündedir, herşeyin üstünde… Bizim iman bakımından rehberimiz Hazreti Ali’dir. Hazreti Ali bizlere şöyle seslenir: “Ben görmediğim Allah’a ne inanırım, ne iman ederim.” Hazreti Ali Efendimiz bu sözüyle ne demek istemiştir? Hazreti Muhammed Efendimizin her sözüne inandım, Allah’ın nurunu O’nun cemalinde gördüm ve O’na iman ettim, demek istemiştir. Hazreti Ali Efendimiz, Resulallah’a sıdk-ı bütün bir imanla bağlandığı için savaşlarda hep kendini ön saflara atmıştır ve her zaman da başarılı olmuştur.

En büyük derviş İmam Ali Efendimizdir. Dervişin başı kesiktir; hep secdededir. Onda olan bütün varlık, iman ettiği yerdir. Derviş olmak kolay değildir. Ama mürid olunur… Müridin manası yolu seven demektir. Fakat mürşidin karşısına bir derviş çıktı mı, mürşid oraya soyunur. Derviş, kulağını mürşidin sohbetinden çekmez, gözlerini onun cemalinden çekmez. ‘Arif’ sıfatı, dervişlerin sıfatıdır.

Eğer bir kişi iman ettiği yerin haline bürünürse, ancak o zaman o kişide tekamül başlar. Her insan kendi derecesine göre iyilik ve kötülük taşır. Bunların ikisi de davranışlarında, sözlerinde, niyetinde veya düşüncelerinde yansıma yapar. Bu yolda ancak tam bir iman ve istekle çaba gösterilirse, nefsin bizi çektiği dünya heveslerine ve kötü huylara karşı koymak mümkün olur. İmanı kuvvetli olan kişiler herkese ve her şeye tarafsız, saf bir bakışla bakarlar; gerçekleri çok net görürler. Kararlarında isabetli ve istikrarlıdırlar. Allah onları hakikat nuru ile aydınlatır.

Allah’a hiç güçlük yoktur. Yeter ki sende iman olsun, inanç olsun, sevgi olsun. Yetmiş iki dilden konuşan O’dur. Hüdavendigar Mevlana buyurur, der ki: “Ey Tanrı Kitabının nüshası insanoğlu! Sen kainatı yaratan Hakk’ın güzelliğinin bir aynasısın. Her şey sensin. Alemde ne varsa senden dışarı değil. Her ne ararsan, onu kendinden iste, kendinde ara…”

İnsan aradığı ‘Kudret Sahibi’ni kendinde bulmalıdır. Biz bir aynayız. Eğer yolcu Mürşid-i Kamil’ine imanla, inançla, sevgiyle bakar ve tam teslimiyet içinde olursa, gün gelir Hakk’ın güzellikleri onda tecellisini gösterir. Allah, bizleri sevgi için, sevmek için yaratmıştır. Allah’ın en büyük mucizesi, sizlersiniz…

1001 HADİS IŞIĞINDA – 73

Sende bulunan bir şeyle sana sövene karşı, sen onda varlığını bildiğin bir ayıb ile söverek karşılık verme. Zira sen sükut edersen, bu davranışının faydası sana ve onun davranışının zararı kendisine aittir.

Hüdavendigar Mevlana, bir gün, sohbet esnasında diyor ki: “Ben yetmişiki milletle beraberim.” Mevlana’nın bu sözünü duyan bilginler arasında bir hayret doğuyor. Çünkü yetmişiki millet deyince çok karışık; kafiri var, mümini var; hırlısı var, hırsızı var… bunların hepsiyle Mevlana nasıl beraber olabilir? diye hayret ediyorlar.

Aralarından bir bilgin, içlerinden birisine diyor ki: “Git Mevlana’ya sor, böyle bir söz söylemiş mi söylememiş mi? Eğer ki söyledim derse, bildiğin ne kadar küfür varsa yüzüne söyle, hakaret et.” Adam gidiyor, Mevlana’yı buluyor ve soruyor: “Ya Mevlana! Sen bir yerde bir söz sarfetmişsin, yetmişiki milletle beraber olduğunu söylemişsin. Böyle bir söz söyledin mi? Bunun aslı var mıdır?” Mevlana, “Evet” demiş, “aslı var… ben yetmişiki milletle beraberim…” Bu cevap üzerine adam açıyor ağzını yumuyor gözünü ve ne kadar çirkin söz varsa söylüyor Mevlana’ya. Mevlana hiç kendisini bozmuyor. Adam söyleniyor söyleniyor ve sonunda susuyor. Mevlana soruyor, “Bitti mi konuşman?” Adam diyor, “Bitti!” O zaman Mevlana adama şöyle sesleniyor: “Ben hem senin bu sözlerinle de beraberim, hem seninle de beraberim.” Adam hayret içinde kalıyor ve Mevlana’nın ne kadar haklı olduğunu görüyor. Özürler dileyerek ellerine kapanıyor…

Yine bir gün Mevlana’ya soruyorlar: “Seni bir köpek ısırsa ne yaparsın ya Mevlana?” Mevlana onlara şu cevabı veriyor: “Susarım” diyor, “ben köpek değilim, ona köpekçe karşılık vereyim. Onun ısırmasına karşılık ben ancak dudağımı ısırırım…”

Hazreti Ali Efendimiz de, “Dünyamızda ne kadar Müslüman varsa hepsinin din kardeşiyim, dünyamızdaki bütün insanların, insan kardeşiyim” diyor. İnsanlar farklı dinlere, farklı mezheplere bağlı olabilirler ama insan iseler hiç kavga etmeden kardeş gibi yaşarlar.

Hüdavendigar Mevlana’mızın dünyaya güzel bir seslenişi var, diyor ki: “Sevgiye dair ne varsa bu alemde ben orada varım. Kavgaya, savaşa dair ne varsa ben orada yokum.”

Bütün olay kendini tanıyarak, insanca yaşamak, Yaratan’dan ötürü bütün varlıklara sevgiyle bakıp, sevgiden söz ederek hayatı sürdürmektir.

Bakın Mevlana’ya yine bir soru soruyorlar: “Ya Hüdavendigar Mevlana! Bu kadar kitap okudun, peki ne öğrendin?” Mevlana, soran kişiye şu cevabı veriyor: “Çok doğru bir soru sordun. Şimdi ne öğrendiğimi bilmek istiyorsun. Sana söyleyeyim, ne öğrendiğimi… Bu kadar kitap okudum, sonunda adımı öğrendim.” “Nedir adın ya Mevlana?” “Benim adım ‘İnsan’… İnsan olduğumu öğrendim. İnsan olarak geldim bu aleme, insan olarak yaşadım ve insan olarak Allah’ın huzuruna çıkacağım.”

1001 HADİS IŞIĞINDA – 72

Biriniz, şu alemde bir sebep yüzünden rızıklanırsanız, onu terk etmeyiniz; ta ki rengi bozuluncaya kadar.

Şöyle bir deyiş vardır: Duvara güvenirsin, gün gelir duvar yıkılır. Birisine güvenirsin, gün gelir ölür. Ama Allah’a güvenirsen, O’ne yıkılır, ne de ölür… O, her daim diridir, hem daim ‘Hay’dır.

Bir dost da dedi ki: “Ali’den başka genç yoktur. Çünkü vasi ve veli olan O’dur. Genç, ilm-i sırra sahiptir. Kendini genç gören ve iddia eden genç değildir. Genç dediğin, Hakk’la konuşan olandır.” Bu, çok yerinde söylenmiş bir sözdür. Allah’tan daha genç yoktur ve hiçbir zaman da yaşlılık sıfatına girmez, ama yaşlıdan da daha yüce bir akıla sahiptir.

Bozulmayan, çürümeyen ve rengi değişmeyen bir şey varsa, o da Allah’tır. Oysa dünyevi nimetler hem çürür, hem çürütür. Allah’ın bizlere sunduğu en güzel nimet akıldır ve onu da insanın başına koymuştur. Eğer insan aklını ve sevgisini daima Allah’ın güzelliklerine yönlendirirse, o zaman o kişi daima güzelliklerde yaşamını sürdürür. Bakın ne güzel söylüyor Hüdavendigar Mevlana: “Sen aklını tutarsan her an bende, daim beni görürsün sende…” Akıl başa, sevgili kalbe konuldu. Eğer sevgili başa konulsaydı, rüzgar onu uçururdu.”.. Ama o kalpte duruyor. Eğer ki sevgili Allah olursa, muhakkak sevenin aklını da en güzel şekilde işletir.

Güneşte oturabilen bir insan için gece, gündüz, ay, sene denilen şeyler, yani zaman olur mu? Kamil insan için de, ne zaman vardır ne mekan. Biz ondan binlerce kilometre uzaklarda olsak bile, herhangi bir maddi, manevi tehlike anında ondan yardım istersek, bizi mutlak ve mutlak kurtarır. Yeter ki ondan akıl uzaklığıyla ayrı olmayalım. Çünkü akıl uzaklığı, mekan uzaklığıyla mukayese edilemeyecek kadar müthiş bir mesafedir ve ‘Kamil İnsan’ sadece oraya gidemez.

Kötü düşüncelerle savaşmak gerekir. Sen bir çuvalda çürük elmaları görünce ne yaparsın, onları çuvaldan çıkarıp yerine tazelerini koymaz mısın? Aynen böyle, kötü düşünceleri aklımızdan çıkarıp, kendimizi güzel düşüncelere vermemiz gerekir.

Biz her zaman ne diyoruz? İnsan düşünceden ibarettir… Neyi düşünürsen onu çekersin kendine. Bu tarafı, bu güzellikleri sık sık düşünürsen bir gün gelir, artık düşünmene de gerek kalmaz; baştan aşağı güzellik olursun.

Bizler, Hakk yolunun yolcularıyız. Bizler, yüce Allah’ın sunduğu nimetlerden yiyenleriz; dünyaya düşkün değiliz. Hüdavendigar Mevlana’mızın buyurduğu gibi:

“Ya Rabbi! Bu kaseyi, bu sofrayı ebedi kıl, kıyamete kadar yaşat!

Allah’ım bu bahçeyi sonsuz baharının lütfu ile daima yeşert, yemyeşil, ter-ü taze sakla! Allah’ım, bu duaya, sen de amin de!

Zaten dua da senin duan, amin de senin aminin.”

1001 HADİS IŞIĞINDA – 71

“Birisi, size bir şey söylediğinde, kimseye söylememeniz için tenbihte bulunmasa dahi, o söz işitene emanettir.”

Hüdavendigar Mevlana buyurur, der ki: “Duymadın mı, ‘Dünya ancak bir oyundan ibarettir’ denmiştir. Sense oyuna daldın, elbiseni yele verdin, şimdi korkuya düştün. Gece gelmeden elbiseni ara, gündüzü dedikoduyla zayi etme. Hasılı ben de ovada kendime halvet bir yer seçtim, halkı elbise hırsızı gördüm.”

Yine Hüdavendigar Mevlana’nın, “Allah’a gönül doğruluğu ile eğilirsen yıldızlardan kurtulur, Allah’a mahrem olursun! Mahrem oldun mu sana ağız açar, sırları söylerim…” diye buyurduğu gibi, sırlar sadece mahrem olanlara söylenir, ki namahrem olanlar bu sırları duyup da kendi çıkarlarına göre kullanmasınlar.

‘Mahrem’ ne demektir? Allah ile Allah olmuş, kendi benliğinden geçmiş ve tamamen Hakk’da yokolmuş kişidir. Hal böyle olunca da, demek ki Allah hakikatte sırlarını yine kendinden kendine söylüyor.

Zaten Hakk ile Hakk olmuş, yani Muhammedi’leşmiş bir kişide dedikodu yoktur, haset yoktur, kin ve nefret yoktur. O, emin, güvenilir ve edebli bir kişidir. Böyle bir kişiye söylenmiş bir söz, sır olmasa dahi, artık onun emaneti sayılır. Zaten onun derdi Allah’tan başkası değildir ki, onun işi gücü Allah’tır; başkalarının yaptıklarıyla ve söyledikleriyle uğraşmaz.

Biz her zaman deriz ki: “Aşk, edepten doğar.”

Sizlere Mevlana’mızın Mesnevi’sinden şu hikayeyi anlatayım: “Birisi, bir dostunun kapısına gelip kapıyı çaldı. Dostu ‘Kapıyı çalan kim?’ deyince. ‘Benim’ diye cevap verdi. Dostu ‘Git, şimdi zamanı değil. Böyle bir sofra, ham kişinin makamı olamaz. Hamı, ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir, nifaktan ne kurtarabilir?’ dedi. Adamcağız gitti, tam bir yıl dostunun ayrılığıyla yanıp yakıldı. Yanıp pişerek tekrar döndü, geldi. Dostunun evinin etrafında dolaşmaya başladı. Kapıya varıp ağzından edepten dışarı bir söz çıkmasın diye yüzlerce korku ile edepli edepli halkayı çaldı. Sevgilisi ‘Kim o?’ deyince ‘Gönlümü alan sevgili sensin’ diye cevap verdi. Sevgili ‘Mademki bensin, ey ben, gel içeri gir! Ev dar, iki kişi sığmıyor’ dedi. İğneye geçirilecek iplik iki ayrı iplik olursa geçmez. Mademki birsin, bu iğneden geç!..”

Allah’ın bütün sırlarına vakıf olan Mürşid-i Kamil, kalpten geçenleri bilir. Onun huzurunda kötü düşüncelerden sakınmak gerektir! O bilir, o anlar, o herkesi olduğu gibi görür. O, herkesin sırrını bilir ama sırrını bildiğini anlatmamak, ayıbını yüzüne vurmamak için de yüzüne güler…

1001 HADİS IŞIĞINDA – 70

Beşeriyete mahsus hatalar, gizli olarak yapıldığı ve gizli kaldığı takdirde, hatanın sahibi ve sahiplerinden başkasına zarar vermez. Lakin hatalar aşikar olur ve bu hale memur olanlar tarafından göz yumulursa, zararı umumi olur.

 Gerek Hazreti Muhammed ve İmam Ali Efendimiz, gerek Hüdavendigar Mevlana ve Hazreti Şems ve bütün Evliyaullah olsun, onların çektikleri bütün sıkıntılar Allah’ı yüklendikleri içindi, oysa bizim çektiğimiz sıkıntılar kendimizden haberimiz olmadığımız içindir. İnsanın kalbi bile Allah’ı zikreder, oysa insan başka şeyleri zikretmektedir, kendilerine vakıf değildirler. İşte mürşid-i kamiller de size sizi söylemekle mükelleftirler. Ama sizler buna rağmen hatalara koşarsanız o zaman kimse Allah’ı bundan mesul tutamaz, ancak kendinizi mesul tutabilirsiniz.

Bir insan kendini bilerek yaşarsa hiç hatalara düşmez. Ama bir insan kendini bilmeyerek yaşarsa ve bir de kimliğini öğrenmek için arayışa düşmezse, demek ki ona verilen o akıl boşa verilmiş, o aklı doğru yolda kullanmıyor ve ömrünü boşa zayi ediyor demektir. Bizim burada vazifemiz yolcuya kendinin kim olduğunu bildirmek, kimliğinden haber vermektir. Eğer yolcu burada anlatılanlara kulak verir de kimliğini öğrenmeye ve kendini bulmaya gayret ederse, kısa zamanda kurtuluşa erer. Ama kulak vermez de nefsinin tuzağında yola koyulursa hiçbir yere varamaz.

İnsan olandan hiçbir şey gizlenemez.

Pirimiz Cenab-ı Mevlana buyurur der ki:

“Ey yolcu, çalış her zerren göz olsun, çalış her zerren kulak olsun.”

İnsanın her zerresi göz olursa, ondan artık birşey gizlenmez, güneşten de üstündür. İnsanın her zerresi kulak olursa, o da artık herşeyden haberdardır, herşeyi işitir. Çünkü artık Hakk ile Hakk olmuştur, Hakk’tan da hiçbir şey gizli değildir. Ama malesef toplumun çoğunluğu saflığı bırakmış, dünyayı gönüllerine koymuş, sonra da diyor ki, ben bilirim.. Yok öyle şey, sen gönlüne dünyayı koymuşsun, Hakk’ı koymamışsın, gönlünde Hakk’tan başka herşey var, sen hiçbir şey bilemezsin. Zengin görünüyorsun ama aslında fakirsin, kayıplardasın. Gözlerin açık ama, nefsine ait olan şeyleri görüyorsun. Kulakların işitiyor ama, hep nefsine ait olan şeyleri duyuyorsun. Hakk’ın muhabbetine kulağını uzatmıyorsun. Hakk’ın güzelliklerine göz yönlenmemiş.

Hazreti Muhammed Efendimiz buyurmuştur: “Allah hiçbir zaman insanlığa kötülük ihsan etmez.” Fakat insan Allah’a yüz tutmadığı için, yani O’nun Habibine, kendisini kötülüklere atar ve Allah buna üzülür, nasıl üzülür, Peygamberi üzüldüğü için üzülür.

Bu nedenle biz burada devamlı Hazreti Muhammed Efendimizi dile getiririz. Çünkü o şefkat ve merhamet doludur. O’nun güzel kerametleri sonsuzdur.

Peygamber Efendimizin şefkat ve merhametinin büyüklüğü ile ilgili size şöyle bir misal vereyim: Bir gün biri Hazreti Peygamber Efendimizin huzuruna gelmiş ve, “Ya Resulullah, sana bir sorum olacak” demiş. Peygamber Efendimiz bakmış, hemen adamın bir sıkıntısı olduğunu anlamış. “Buyur, sor.” demiş. Adam devam etmiş, “Bilerek bilmeyerek hatalara düştüm, suç işledim. Yarın bir gün Hakk’a yürüyünce, korkuyorum, cehennemde yanacak mıyım?” Tam o sırada da, karşıdan bir anneyle çocuğu geçiyormuş. Hazreti Peygamber’imiz cevap vermiş, “Şu anneyle çocuğunu görüyor musun?” “Evet” demiş adam, “görüyorum.” Hazreti Resulullah devam etmiş, “O anne ister mi çocuğu ateşte yansın?” “İstemez” demiş adam. “Peki, demiş çocuk ateşe düşse annesi ne yapar?” Adam yine cevap vermiş, “Anne hemen atar kendini ateşe.” “Neden?” diye sormuş Hazreti Peygamber. “Çünkü” demiş adam, “Anne şefkat doludur.” Peygamber Efendimiz gülümseyerek devam etmiş, “İlahi Hakk! Annede bu kadar şefkat varsa, Allah baştan aşağı şefkattir.”

Ne güzel diyor yüce Mevlana: “Bu dünya benim yerim değil, burası bir mahpushane. Ben bu aleme bir kaç mahpusu kurtarmak için geldim.”

Bakın demiyor, bütün dünyayı kurtarmaya geldim, ancak üç beş mahpusu kurtarmaya geldim, diyor. Kim kulak verecek, gönül verecek, onlar kurtulacak.