Sus! Sus! Biz hem ‘O’yuz, hem ‘Bu’yuz…”

Tanrı’ya karşı sanısı daha güzel olanın makamı daha yücedir. Yani “Ben kulumun sanısı katındayım. Kulumun sanısı neredeyse oradayım. Beni nasıl sanırsa O’yum ben. Her kulumun bir çeşit düşüncesi, bir çeşit hayali vardır; o beni nasıl hayal ederse, oradayım” buyrulmuştur.

Şiir
Gönlüm seni Hakk’a emanet ettim,
Sakın ayrılma ki, zor bir imtihandır bu.
Tek bir nefes Hakk’tan gafil olma ki,
İmtihanla dolu bir cihandır bu..
Her yüzden cilvekâr olan bir Hakk’tır,
Bu sırra ermeyen Hakk’tan ıraktır.
Dünya ne su, ne taş, ne de topraktır,
Biri iki gören sade zandır bu.

Zanlardan uzak dur; gönlünde bir anlam var senin; bin tane alime danışsan da en son yine gönlüne danış, derim. Çünkü senin içinde bir hekim vardır ki o, tabiatındır senin; bir şeyi istemez, bir şeyi kabul eder. Hani hekim de hastanın yanına geldi mi, içindeki hekimden sorar. Bundan dolayı dıştaki hekim, içtiğin filan şey nasıldı, ağır mıydı, hafif miydi, uykun nasıl diye sorar. O, dıştaki hekime içinden haber verir, dıştaki hekim de ona göre bir hükme varır, bir hüküm verir. Bu halde asıl hekim içteki hekimdir, insanın tabiatıdır. Bu hekim zayıflarsa, insanın mizacı bozulursa, bu arıklık yüzünden herşeyi ters görür, insan da eğri hükümler verir. Şekere acı der de, sirkeye tatlı der. Bu yüzden de tabiatın önceki haline gelmesi için ona yardım edecek bir dış hekime muhtaç olmuşuzdur. Fakat bundan sonra da hasta, yine kendisini kendi hekimine gösterir, ondan reçete alır. Anlam bakımından da insanın bir mizacı, bir tabiatı vardır; o arıklaştı mı iç duyguları, ne görür, ne söylerse tersinedir. Peygamberlerle erenler de hekimlerdir.
Hintli bir bilgin diyor ki: “Susamış kimse buraya gelsin. Susamış kimse başkasının su içmesini seyrederek susuzluğunu gideremez. Su içmek istiyorsan kuyuya gel, yoksa kuyu sana gelmez.” Aynen Hüdavendigar Mevlana’nın “Gel, gel… Ne olursan ol gel” demesi gibi.
Susamış kimse Hakk’ı arayan yolcudur, suyun kaynağı da İnsan-ı Kamildir. O, susamış kişiye ab-ı hayattır. Aynı şekilde, bir hasta da şifa bulmak için hekime gider, hekim hastanın ayağına gitmez. Bir kimse ruhunu temizlemek, benliğinden ve kötü huylarından arınıp güzel bir insan olmak ve Hakk’ı bulmak istiyorsa bir İnsan-ı Kamil’e gelmeli ve ikrar vermelidir. Çıktığı yolculuğunda ona sevgiyle, aşkla bağlanmalıdır. Böyle olursa, zamanla güzel bir insan olur, benliğinden ve sıkıntılarından kurtulur ve refaha erer. Ve belki bir gün bir de bakar, kabı taşıdığı kadar Hakk’ın güzellikleri onda tecellisini gösterir.
Hüdavendigar Mevlana buyurur ki: “Bizim ilmimiz sevgi ilmidir. Bizler bütün varlıklara sevgi ile bakarız. Cihan benim tekkemdir, alem de medresem. Sevgi ilmini öğrenmek isteyen, bize gelsin.”
İnsan çok yüce bir varlıktır. Onda herşey yazılmıştır, fakat bizim gibi olmayan, bizi anlayamaz. İlla aklının, zannının bir perdesine yapışır. Halbuki bu iş, perdesizdir. Perdeler ve karanlıklar kendisindeki o bilgiyi okumasına izin vermez. Perde arkasında kalmış olan insan ölüdür. Ölü, dirinin halinden anlamaz. Oysa insan, doğmaya ve ölmeye mahkum değildir.

“Hakimiz, hekimiz. Eski hekimlerdeniz. Şarabız, yanığız. Hasta gelirse sağlık cevheriyiz. Dertli gönülle gelirlerse kurtarıcıyız, nedimiz. Hekimler hastası ölünce bırakırlar, ama biz bırakmayız. Çünkü biz çok keremli bir dostuz. Hadi koşun, biz yol ağzındayız.
Bu dünya bize göre değildir, zira biz cennet ehlinin nimetleri içindeyiz. Halk, ‘Bu suret kalmaz’ diye yanıldı. Kimi ‘Ağacım’ dedi; kimiyse ‘Kuru odunum.’
Eğer ağaçların oynayışı rüzgarın ve aşkın eseriyse o halde biz can gibiyiz, cisim değiliz. Maden gibiyiz, gümüş değiliz. Bu rüzgarın oynayışı, yine ilahi esen aşkın işidir.
Sus! Sus! Biz hem ‘O’yuz, hem ‘Bu’yuz…”

HÜDAVENDİGAR MEVLANA

Yazan

Mevlanarumi.org

Administrator of mevlanarumi.org

Yorumunuzu yazabilirsiniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.